Tag Archives: roma

BİR NAZİ EFSANESİ: ODESSA

II. Dünya Savaşı’ndan hemen sonra müttefiklerin aradığı pek çok Nazi’yi kaçırarak yakalanmalarını önlediklerine inanılan gizli bir örgütten bahsedilir. Bormann ve Nazilerin sapık doktoru Mengele’nin yanı sıra pek çok üst rütbeli subayı büyük paralar karşılığında Almanya’dan çıkardıklarına inanılmaktadır. Odessa Şebekesi ya da kısaca Odessa adı verilen bu organizasyona Avrupa çapında pek çok kuruluşun yanı sıra Vatikan’ın da faaliyetlerinde yardımcı olduğu iddia edilmiştir.

Söylendiğine göre “Odessa Şebekesi 10 Ağustos 1944 yılında Strasburg’daki  Maison Rouge Oteli’nde yapılan ve Hitler’in bile haberdar olmadığı gizli bir toplantıyla kurulur. Almanya’nın yenileceğini anlayan Nazi Partisi yöneticilerinden bazıları ve sanayiciler bir araya gelir. Paralar, silahlar, belgeler kısaca sermayenin her türlü mal varlığı tarafsız ya da savaş halinde olunmayan ülkelere transfer edilir. Alman sanayisinin ileri gelenleri bu ülkelerde kendi adlarına hesap açacak kişilerle anlaşarak bütün servetlerini emniyete alırlar. 1946 yılında Amerikan Maliye Bakanlığı dünyada Alman sermayesi ile kurulmuş 750 şirketin varlığını saptar. Parti yöneticileri bu şirketlerin kilit noktalarına az dikkat çeken adamlarını yerleştirmiştir. Amaç, yenilgiden sonra Reich’ı yeniden kurabilmek için gereken parayı bu sanayicilerden alabilmektir. Bu şartı yerine getirmeyi kabul eden her iş adamı ülkeden kaçırılacaktır.

Ünlü Nazi avcısı Simon Wiesenthal Odessa Şebekesi’nin gerçek olduğuna inandığını belirtmiştir. II. Dünya Savaşı’nın hemen sonrasında da Çekoslovak İstihbarat Örgütü Odessa Şebekesi’nin varlığına dair bir raporu müttefiklere sunmuştur. Uzmanlara göre Odessa adı aslında Die Spinne (Örümcek), Konsul (Konsey), Leibewache (Koruyucu) gibi pek çok Nazi örgütünün ortak adı olarak öne çıkmış bir isimdir. Yaklaşık 10.000 Nazi’yi ülkeden kaçırdıkları düşünülen bu örgütler, yenilmesine rağmen yeniden dirilecek bir Reich için çalışıyorlardı. Bir anlamda Odessa Şebekesi Nazi hazinesi haline gelmişti. Kaçırdıkları her adam için aldıkları paralarla biriken ve Nazilerin bütün dünyada gizlemeyi başardıkları servetin bir milyar dolar olduğu zannedilmektedir. Parayı kullanma hakkına sahip kişilerin listesinin beş kopya olduğu, bir kaçının bankalarda diğerlerinin de Odessa’nın elinde olduğu düşünülmektedir. Bu paranın ne olduğu, nasıl kullanıldığı ya da kullanılacağı ise Odessa ile ilgili pek çok başka şey gibi sırrını  hâlâ korumaktadır.”

odessa

Odessa hakkında yazılan kitapların en ünlüsü Frederick Forsyth’ın 1972 tarihli “Odessa File” (Türkçesi: Odessa, e yayınları, çev: Fikret Arık, 1972) isimli romanıdır.

Yazar 1938 yılında İngiltere’de doğmuş, önce İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetlerinde  pilotluk yapmış, 1958 yılında gazeteciliğe başlamıştır. Diğer çok satan-tanınan romanı “The Day of The Jackal” da Türkçeye Çakal adıyla çevrilmiştir.

Forsyth’ın romanı 1974 yılında sinemaya da uyarlanmış ve başrollerinde Jon Voigt, Maximillian Schell ve Maria Schell yer almışlardır.

odessa movie

Peter Miller isimli serbest çalışan bir gazeteci Hamburg’da tesadüfen dahil olduğu bir cinayet soruşturması esnasında çok gizli bir savaş sonrası Nazi örgütüyle ilgili ipuçlarına ulaşır. John F. Kennedy’nin öldürüldüğü gün başlayan olaylar Peter Miller’in hiç tahmin etmediği bir şekilde seyreder. Gerilim romanları yazmada son derece başarılı olan Forsyth’ın belki de en başarılı romanı olan Odessa, Naziler, II. Dünya Savaşı sonrasında dünya, gizli servisler gibi konulara meraklı olanlar tarafından mutlaka okunmalı. Romandan kimi yerlerde farklılaşsa da sinema uyarlaması seyredilmeyi hakeden ve klasik mertebesine ulaşan bir prodüksiyon olarak sinema tarihine çoktan geçmiş durumda.

Siz siz olun Odessa gibi gizli örgütlerin varlığına inanın. Belki de siz de yıllar önce benim gibi, Odessa tarafından ülkesinden kaçırılan ve sıradan bir koleksiyoncu sandığınız eski bir Nazi tank subayı ile tanıştınız da farkında değilsiniz…

Yorum bırakın

Filed under EDEBİYAT

KEMAL TAHİR – BİR DEVRİN YÜZ AKI

Gece vakti ne alaka demeyin. Yeni yeni ısındığım bu blog işinde bir şey denemem gerekti, aklıma öylesine tezelden yazacak bir şey gelmedi. Ben de NTV Tarih’de Kemal Tahir – Nazım Hikmet Mektuplaşması’nı konu alan dosya içinde yer almış yazımı paylaşayım dedim. Maksat bir şey denemek…

***

ktahir

Gerçek adıyla İsmail Kemalettin Demir 13 Mart 1910 yılında İstanbul’da dünyaya geldi. Babası II. Abdülhamid’in yaverlerinden, deniz yüzbaşı Tahir bey, annesi ise Naile Sultan’ın hizmetinde bulunan Nuriye hanımdı. Annesinin zamansız ölümü nedeniyle Galatasaray Sultani’sinden 10. Sınıftayken ayrılmak zorunda kalan Kemal Tahir, avukat katipliği, ambar memurluğu gibi işlerde çalıştı. Gazeteciliğe başlaması 1932 yılına rastlayan Tahir Vakit, Haber, Son Posta, Yedigün, Karikatür, Karagöz ve Tan gibi gazetelerde görev yaptı.

O günlerde Serbest Cumhuriyet Fırkası’na üye ve sıkı bir Kemalist olmasına rağmen 1938 yılında Nazım Hikmet’le beraber “Orduyu isyana teşvik” suçlamasıyla yargılandı ve on beş yıla mahkûm oldu. 1950’deki genel afla serbest kalana kadar on iki yıl boyunca Çankırı, Çorum, Nevşehir ve Malatya cezaevlerinde yattı. Cezaevinden çıktıktan sonra takma isimlerle çeşitli romanlar yazdı. 6 – 7 Eylül olayları sonrası günah keçisi ilan edilenlerden biri olarak Harbiye Cezaevi’nde 6 ay daha hapis yattı. Sonrasında 1973, 21 Nisan’ında kalp krizi sonucu hayatını kaybedeceği ana kadar kendini, fikir ve edebiyat dünyamızı derinden etkileyecek tezlerini ortaya koyduğu romanlarını yazmaya adadı.

Oğuz Atay’a göre Kemal Tahir, kendisiyle hesaplaşmayı başarabilmiş bir insan olarak tarihle ve başkalarıyla da hesaplaşabilme cesaretini gösterebilmişti. Gerçekten de tüm yaşamı boyunca sormaktan ve sorgulamaktan çekinmeyen Kemal Tahir yerleşik kalıplara ve dayatmalara karşı durdu. Moda deyişle söylemek gerekirse hep ezber bozdu. Doğu ile batının orta yerinde hem doğulu hem batılı yani kendi deyimiyle “çift gerçekli” bir ülkenin insanı ve bir imparatorluğun mirasçısı olduğunu hiç unutmadı.

Türkiyeli bir sosyalist olarak, klasik Marksist öğretinin genelde Doğu, özelde Türk toplumunu açıklayamayacağını savundu. Osmanlıyı ve cumhuriyeti Türkiye’nin kendine özgü koşullarını dikkate alan yeni bir bakış açısıyla inceledi. Zamanla hem sol hem de sağ çevrelerin sert eleştirilerine hedef olma pahasına “Osmanlı’nın sınıfsız bir toplum, Osmanlı Devleti’nin kerim bir devlet olduğu; hem cuntacı hem devrimci olunamayacağı; Kurtuluş Savaşı’nın anti emperyalist bir savaş olmadığı çünkü anti kapitalist olmayanların anti emperyalist olamayacağı” gibi tezlerini romanları vasıtasıyla topluma aktarmaya çalıştı. Bütün yaşamı boyunca hakikatin peşinden koştu ve bu uğurda pek çok haksız eleştiriye göğüs germek zorunda kaldı. Resmi söylem ve nereden gelirse gelsin dayatmalara boyun eğmedi.

Bir meselesi ve tavrı olan Kemal Tahir, Cemil Meriç’in dediği gibi “Bir devrin yüz akı” olarak düşünce, siyaset ve edebiyat tarihimizde hak ettiği yeri çoktan aldı.

***

Son bir kelam edelim. Severiz Kemal Tahir’i de neden severiz? Ömrün yarısını çoktan geçtikten sonra eşsiz bir nimet olarak şu fakire bahşedilen evlada adını verecek kadar ne buluruz bu adamda? Yazar olarak geçmiş, gelecek ve dahi yaşadığı çağda bir benzerinin olmaması mı sevmemize sebep? Belki etkisi olmuştur yeteneğinin ama en önemlisi ona buna bükülmeyen bir adam olmasıdır. Sormaktan sorgulamaktan çekinmemesidir hiçbir şeyi. Bir de sevgisidir bu ülke insanına duyduğu, çok söylemese de her satırında hissedilen…

Alp Ejder Kantoğlu

Yorum bırakın

Filed under EDEBİYAT

Nero Roma’yı Gerçekten Yaktı mı?

Meydana geldiği günden bu yana hakkında en çok spekülasyon yapılan felaketlerden biri hiç kuşkusuz Büyük Roma Yangını’dır. Roma İmparatoru Nero’nun hükümranlığı esnasında yaşanan bu olay hakkında neredeyse 2000 yıldır pek çok şey söylenmiş ancak yangının nasıl ve kim tarafından çıkarıldığı konusunda kesin bir sonuca varılamamıştır. Şarkılara, romanlara, şiirlere ve aşklara konu olmuş bu yangını acaba gerçekten Nero’mu çıkartmıştı yoksa kimi tarihçilerin söylediği gibi bu sadece bir kaza mıydı?   

Günümüz tarihlendirme metoduna göre MS. 64 yılının 18 Temmuz’u 19 Temmuz’a bağlayan gecesinde Roma’nın devasa oyun alanı Circus Maximus’un hemen arkasında nedeni bilinmeyen bir kıvılcım çakar. Sıcağın ve rüzgarın etkisiyle hızla büyüyen alevler bir anda Palatinus, hemen ardından da Caelianus Tepeleri’ni sarar. Roma’nın düzensiz yapılaşması ve rüzgara açık sokakları sebebiyle yangın diğer bölgelere de büyük bir hızla yayılır.

ROME MAKET

Yangın sırasında henüz 8-9 yaşlarında olan ve sonradan Roma’nın önemli tarihçileri arasına girecek Tacitus bu yangını “Bir anda yayıldı ve beş günden fazla sürdü.” diye anlatacaktır. Yine Tacitus’tan öğrendiğimize göre halk gittikçe büyüyen alevlerden kurtulabilmek için açık alanlar ve sokaklarda toplanır. Yangın sırasında Roma’nın üçte ikisinin yok olduğunu anlatan Tacitus bu durumun hırsız ve yağmacıların da iştahını kabarttığını ve bu kişilerin yangın söndürme çalışmalarını engellediklerini yazar.

Dönemin tarihçilerinden Yaşlı Plinius yangın hakkında bilgi veren diğer bir kaynaktır. Iosephus, Dio Chrysostom, Plutarkhos gibi dönemin diğer büyük tarihçileri nedendir bilinmez bu büyük felaketten eserlerinde bahsetmemişlerdi. Daha sonraki dönem tarihçilerinden Suetonius yangının 6 gün 7 gece; Domitius ise 9 gün sürdüğünü yazar. Aslında Tacitus’a göre de yangın 9 gün sürmüştür. İlk 6 gün sonunda tam yangın kontrol altına alınmışken birden tekrar şiddetlenir 3 gün daha devam eder. Bu esnada 800 yıllık Jupiter Stator Tapınağı, Vesta Rahibeleri Tapınağı ve tabii onların şehrin kuruluşundan beri hiç sönmeyen ocakları da dahil olmak üzere pek çok kutsal yapı yok olur. Bu ikinci alev dalgasının halk üzerindeki etkisi korkunçtur. Şehrin lanetlendiğini düşünmeye başlarlar. Bu esnada bir takım kişiler yangını Nero’nun kendi zevkine göre bir Roma inşa edebilmek için çıkardığı söylentisini yayarlar. İş öyle bir hale gelir ki Nero’nun yangın sırasında elinde liri ile Troyanın Yıkılışı’nı anlatan bir şarkıyı mutlulukla söylediği kulaktan kulağa yayılır.

nero-fiddling-as-rome-burns1Suetonius ve Cassius Dio, Nero’nun yangın sırasında bugün için elimizde sadece 10 dizesi kalmış bir epik destan olan Iliou Persis’i lir çalarak söylediğini yazarlar. Aynı yazarlar bu yangını çıkaranın da Nero olduğunu yazmışlardır. Tacitus ise Nero’nun bu yangını çıkarmış olmasının imkan dahilinde olmadığını çünkü o sırada bugünkü İtalya’da Lazio civarlarında bulunan Azio (Antium) şehrinde olduğunu söylemektedir. Nero, aynı zamanda doğduğu şehir olan Antium’daki tatilini bırakıp hemen Roma’ya dönmüştür. Bütün çabasına rağmen yangın Maecenas Bahçeleri’ne ve Nero’nun sarayı Domus Transitora’ya da sıçrar. Sarayın bir bölümü harap olur. Nero halkı korumak için sarayın bahçesini, Agrippa’nın yaptırmış olduğu kamu binalarını ve Mars Tapınağı’nın geniş ön alanını kullanıma açtırır. Açlık tehlikesine karşı ise komşu şehirlerden yiyecek getirtmiş ve temel besin maddelerinden mısırın fiyatını düşürtmüştür.

Bütün çabalarına rağmen Nero halk arasında yangını kendisinin çıkartmış olduğuna dair çıkan söylentinin yayılmasını engelleyememiştir. Özellikle eski bir kehanetin yeniden uyarlanarak “Ne zaman ki ana katili hüküm sürecek Roma’da / İşte O son verecek Aeneas’ın soyuna” (Cassius Dio) şeklinde söylenmeye başlaması annesi Agripinna’yı zehirlediğine inanılan Nero’nun Roma’yı da yakmış olabileceğine olan inancı artırmıştır.

Bütün bu olumsuz şartlar ve yangının sorumluluğunun üstüne kalması yüzünden Nero karşı atak olarak yangını Hıristiyanların çıkartmış olduğunu söyleyerek Hıristiyanları işkenceye tabi tutmuş ve suçu üstlenmelerini sağlamıştır. Hıristiyanlar o dönem yaşadıkları yoğun baskı karşısında kurtuluş ve teselli noktasında “Roma’nın ateşler içinde kalıp yok olacağına” dair bir kehanete inanıyorlardı. Nero açısından, bu inancın doğrulanması için bir takım Hıristiyan kundakçının şehri ateşe verdiği ve kehanetin gerçekleştiği yolundaki söylenti yararlı olmuştur. Böylelikle rahatça Hıristiyanları suçlamış ve suçu onların üzerine yıkmıştır.

Günümüz araştırmacılarının büyük bölümü Büyük Roma Yangını’nın inanılanın aksine Nero tarafından çıkartılmadığı görüşündedirler. Tacitus’un yazdıklarını temel alan bu görüş sahiplerinin dayanakları şunlardır:

  • Yangın Nero’nun kendi sarayı Domus Transitora’nın da bir bölümünü yakmıştır.
  •  Nero’nun yaptırmak istediği yeni sarayı Domus Aurea’nın inşa sahası yangının başladığı yerden neredeyse bir kilometre uzaktadır. Yeni saray için yer açmaya çalıştığı iddiası bu noktada geçersiz kalmaktadır.
  • Nero’nun halihazırda kullandığı sarayın dekorasyon ve mermerlerini beğenmediği için yakmaya çalıştığı iddiası da modern araştırmacılar tarafından çok gerçekçi bulunmamaktadır. Sonradan Nero’nun yaptırdığı saray Domus Aurea’nın dekorasyon ve resimlerinin neredeyse eski sarayla birebir aynı olması bu görüşü desteklemektedir.

ROMA COİN

Sonuç olarak yangına kim ya da kimlerin sebebiyet vermiş olabileceği; kazayla mı yoksa kundakçılık sonucu mu meydana geldiği gibi soruların net bir cevabı hala verilememiştir. Nero’dan sonraki dönemlerde de Roma aynı İstanbul gibi büyük yangınlara maruz kalmıştır. Çarpık yapılaşma, yangına müsait malzeme kullanımı gibi etkenler dolayısıyla yangın riski her dönem Roma’da var olmuştur. Bunlar göz önüne alındığında Nero’nun Roma’yı yakmış olabileceğine inanmak bir benzetme yapmak gerekirse 11 Eylül saldırılarının arkasında ABD kükümeti’nin olduğuna inanmakla eşdeğerdir. Tarihe, kişilere ve eylemlere bakışımız bu tip büyük bilmecelerin cevabını nasıl verdiğimizi de belirleyecektir.

O halde Nero Roma’yı yaktı mı yakmadı mı sorusunun cevabı nedir? Bizce hayır yakmamıştır ama yanmasından dolayı pek de üzülmemiş olsa gerektir…

Alp Ejder Kantoğlu

Bu yazı kısaltılmış olarak NTV Tarih Dergisi’nde yayınlanmıştır.

Yorum bırakın

Filed under AB URBE CONDITA

IX. LEJYON’UN HİKAYESİ

RL-LegIX-Hispana

Pompeius tarafından MÖ 65 yılında kurulan ve yaklaşık 170 yıl boyunca görevde kalan IX. Lejyon Roma’nın askeri gücünü o günün dünyasına en sert şekilde gösteren birliklerden biriydi. Bilinen dünyanın neredeyse tamamını kontrol eden Roma İmparatorluğu’nda IX. Lejyon bir efsane haline gelmiş ve Galya’dan Britanya’ya, İspanya’dan Makedonya’ya pek çok bölgede düşmanlarının korkulu rüyası olmuştu.

Lejyon IX kurulduğu yıl Lejyon XI, VI ve VII ile beraber İspanya’da görevlendirilir. Bağlı olduğu ilk komutan ise ünlü Julius Caesar’dı. Diğer tüm lejyonlarında olduğu gibi Caesar, Lejyon IX üzerinde de büyük bir etki yaratmış ve onların sonsuz bağlılığını kazanmıştı. Lejyon IX MÖ 58-51 Galya Savaşları’nda; MÖ 48-49’da ise Roma’daki İç Savaş’ta Senato ve Pompeius’a karşı Caesar’ın yanında yer alarak savaşır. Özellikle Caesar’ın Cumhuriyet rejimini yıkmasında önemli bir etkisi olan Pharsalus zaferini kazanmasında Lejyon IX kilit rol oynar. Bunu unutmayan Caesar MÖ 46’da gerçekleştirdiği Afrika seferi ve Thapsus Savaşı zaferinden sonra Lejyon IX’u feshetmiş ve askerlerine Picenum ile Histria bölgelerinde yerleşim yerleri bağışlamıştır.

Roma askeri kayıtlarından öğrendiğimize göre Lejyon IX Caesar’ın MÖ 44’de bir suikast sonucu öldürülmesinden sonra evlatlığı ve varisi Octavianus tarafından tekrar göreve çağrılır. Babasının intikamını almak ve Roma’nın başına geçmek isteyen Octavianus Lejyon IX’u Sextus Pompeius’un üzerine gönderir. Bu görevi MÖ 36 yılında başarıyla tamamlayan lejyon bir müddet Makedonya’da konuşlandırılır. Sonradan ilk Roma İmparatoru olarak Augustus (İlahi, Tanrısal) ünvanını alacak olan Octavianus, Marcus Antonius ve Kleopatra’ya karşı yaptığı Actium Savaşı’nda da Lejyon IX’u savaş alanına sürer. Bu savaşta zafer yine Roma ve Lejyon IX’undur. Octavianus, Actium Savaşı’ndan sonra IX. Lejyon’u İspanya’ya gönderir. Lejyon burada MÖ 25-13 arası Cantabria Kavmi ile savaşarak bölgede Roma gücü ve otoritesini kabul ettirir. İspanya’daki başarısından dolayı da “Lejyon IX Hispana” olarak anılmaya başlar.

İspanya yıllarından sonra Lejyon IX imparatorluk ana ordusunu oluşturan bir birim olarak Ren Bölgesi’nde yer alır. Germen kavimlerine karşı savaştıktan sonra MS 9 yılında bugünkü Macaristan sınırları içerisindeki Pannonia Bölgesi’nde görevlendirilir. Yaklaşık 50 yıl boyunca aynı yerde görevde kalan lejyon MS. 43 yılında diğer bazı Roma lejyonlarıyla beraber İmparator Claudius ve General Aulus Plautius komutasında Britanya’nın fethi seferine katılır.

legio ix at battle

Romalı ünlü tarih yazarı Tacitus’tan öğrendiğimiz kadarıyla Lejyon IX, Iceni kavmi kraliçesi Boudicca’nın önderlik ettiği MS 60 tarihli isyanı bastırmaya çalışırken büyük kayıp vermiştir. Yeni asker alımları ile gücünü tekrar toplayan lejyon MS 65’de imparatorluğun kuzey sınırlarını korumak üzere bugünkü York kentine gönderilir. Burada Roma askeri kayıtlarına geçen son görevini yerine getirerek Eboracum Kalesi’nin yapımına katılır. Yakın zamana kadar Lejyon IX Hispana’nın bu tarihten sonra aniden ortadan kaybolduğuna inanıldı. Kaynaklara yeterince ulaşılamamış olması ya da bunların bilerek saklanması lejyona trajik bir son yakıştırılmasına yol açmış olabilir.

Lejyon IX efsanesi    

 “Centurion” filmine de konu olan ve IX. Lejyon’un bir kavimler topluluğu olan Piktler’e karşı yaptığı söylenen sefer ise herhangi bir kayıta dayanmayan doğruluğu tartışmalı bir harekattır. Lejyon IX söylenceye göre MS. 117’de bugünkü İskoçya’nın doğu ve kuzey bölgelerinde yaşayan Piktler’in üzerine yürümüş ancak tamamen yok edilmiştir. Hatta İmparator Hadrianus Britanya’da kendi anıyla anılacak olan duvarını bu olay üzerine inşa ettirmiştir. Ancak bu iddiaların ne kadar gerçeği yansıttığı tartışmalıdır çünkü elimizde daha sonraki dönemlerde Lejyon IX Hispana askerlerinin başka görevlere gittiğini gösteren kayıtlar bulunmaktadır. En azından lejyonun bir bölümünün MS 121 yılında Aşağı Germanya’da görev yaptığı artık bilinmektedir. Bazı üst düzey subaylarının da daha sonraki görev bölgelerinin kayıtları elimizdedir. Kimi uzmanlara göre ise lejyon Iudea Eyaletinde meydana gelen Bar Kochba isyanı sırasında ortadan kalkmıştır. Lejyon IX Hispana’nın büyük bir ihtimalle Marcus Aurelius (161-180) zamanında ya da daha önce görevine son verilmişti. Dönemin askeri kayıtlarında isminin yer almaması bu görüşün geçerlilik kazanmasını sağlamıştır.

Sonuç olarak Lejyon IX Hispana, Roma’nın en güçlü ve başarılı lejyonlarından biri olarak tarihteki yerini alır. Ünü o kadar büyüktür ki ortadan kalKmasıyla birlikte bu ünün etrafında bir esrar halesi yaratılması garip karşılanmamalıdır. Germen isyancı Herman’ın Romalı Varus’un lejyonlarını biçtiği Teutoburg Geçidi faciası gibi Lejyon IX’un gerçek akıbeti de hala çözülmeyi bekleyen bir sır olarak tarihçilerin önünde durmaktadır.

Bu yazım NTV Tarih Dergisi’nde, IX. Lejyon’la ilgili film vizyona girdiğinde meselenin aslını öğrenmek isteyenler için yayınlanmıştır.

Alp Ejder Kantoğlu

Yorum bırakın

Filed under AB URBE CONDITA

DRUIDLER ve İNANÇLARI

Y Gwir Erbyn Y Byd – Tüm dünya karşısında olsa da, gerçek…

İlk defa Caesar’ın “De Bello Gallico et Civilii” isimli eserinde karşımıza çıkan Druidler, Kelt ırkının ve geleneklerinin koruyucusu olan bir rahipler sınıfıydı. Toplumları içinde bilgi ve bilgelikleriyle büyük saygı gören ve neredeyse her sözleri kanun kabul edilip yerine getirilen Druidler aynı zamanda çok güçlü birer büyücüydüler. Başta Iulius Caesar olmak üzere pek çok Romalı yazarın anlattığı Druidler, kimilerine göre doğanın koruyucuları kimilerine göre de insan kurban eden gözünü kan bürümüş vahşilerdi. Hangi görüş doğru olursa olsun hem Galya’da hem de Britanya Adasında Kelt halkının istilacılara karşı durmasında en büyük rolü oynadıklarını ve yok edilmelerine kadar Kelt birliğinin en sağlam teminatı olarak kaldıklarını kabul etmemiz gerekmektedir.

 4 T UMAX     PL-II            V1.5 [4]Peki kimdir Druidler ve Druid inancı nedir? Gelin bu soruların cevaplarını antikçağ Roma yazarlarından itibaren aramaya başlayalım.

Caesar’a göre Galya’da ki bütün üst düzey görevliler ya soylulardan (equites) ya da Druidler arasından seçilirdi. Druidler eğitimli rahip sınıfıydı. Sözlü kadim gelenekleri korur ve uygularlardı. Yargılama hak ve gücüne sahiptiler. Bunun sonucu olarak herhangi bir kişiyi toplumdan dışlama veya dini törenlere katılmaktan men etme gibi yetkileri vardı. Askerlik yapmak ve vergi vermek gibi mukellefiyetleri ise yoktu. Druidlik babadan oğula geçen bir imtiyaz değil eğitim ve seçimle kazanılan bir ünvandı. Her bir Druid uzun ve zorlu bir eğitim sürecinden geçirilir ve özel bir törenle rahiplik niteliklerini kazanırdı. Caesar, sözlü geleneğe bağlı olan öğretinin tam anlamıyla öğrenilebilmesinin en az 20 yıl süreceğini belirtir. Druid inancının temel noktası ise ruh göçü ve tanrılarla iletişime geçmek için insan kurban edilme ritüelidir.

Bu ritüel Caesar dışında Lucan, Suetonius, Cicero ve Tacitus gibi pek çok Romalı yazar tarafından dile getirilmiştir. Roma’da Augustus devrinin sonlarında bir çok kehanet ve bilicilik uygulamalarının yasaklanmasından Druidlik de nasibini almış kesin olarak Roma’dan silinmesi ise Tiberius zamanında olmuştur. Augustus dönemindeki yasaklama sadece Roma vatandaşlarının Druid ayini yapmamalarıyla sınırlıyken Tiberius döneminde Senato kararıyla Druidlik ve Druidler Roma’dan tamamıyla çıkarılmıştır. Bunun ana sebebi olarak Druidlerin insan kurban etme uygulaması gösterilmiştir. Ancak Druidlik gizli olarak halk arasında neredeyse IV. Yüzyıla kadar varlığını devam ettirmiştir.

getafix

Bir başka Romalı yazar Diodorus Siculus MÖ. 1 yy’da yazdığı “Bibliotheca Historia” isimli eserinde Druidler hakkında şöyle yazmaktaydı: “ Bunlar geleceği kuşların uçuşuna bakıp ötüşlerini dinleyerek ve kutsal saydıkları hayvanları kurban edip iç organlarıyla kanlarının akışına bakarak tahmin ederlerdi. … çok önemli bazı meselelerde ise insan kurban ederlerdi. Önce kurbanın göğsünü ve karnını bir hançerle yararlar, iç organlarının dökülüşü ile kanının akma biçimine göre geleceği okurlardı.”

 Druid inancının en karakteristik özelliklerinden biri de ruhun ölmezliği ve göçüdür. Caesar’dan öğrendiğimize göre Druidler bütün eğitimlerini ruhun yok edilemezliği ve bulunduğu beden öldükten sonra bir başka bedene geçtiği düşüncesi üzerine şekillendirmişlerdir. Bu inanca sahip olmak onlar için ölümün bütün korkunçluğunu yok etmiş ve insanı olabilecek en cesur hale getirmeyi mümkün kılmıştır.

Aynı konuda Yunan kökenli Romalı tarihçi Lucius Cornelius Aleksander Polyhistor MÖ. 1 yy’da şöyle yazmaktadır: “Galyalılar arasında insan ruhunun ölümsüz olduğuna ve bulunduğu bedenin ölümünden belirli bir süre sonra başka bir bedene geçtiğine dair Pythagorasçı bir inanç karşımıza çıkmaktadır.” Polyhistor Druidleri filozof olarak görmekte ve ruh göçü inançlarını Pythagoras’tan almış olduklarını düşünmektedir. Bunun dışında Druidlerin astronomiye büyük önem vermiş olduklarını, yerin coğrafi durumu, doğa felsefesinin farklı alanları ve dinle ilgili problemleri incelediklerini yine Caesar’dan öğrenmekteyiz.

gallia03

Druidler Kelt toplumu içerisinde otoriteleri kesinlikle sorgulanamayan yol gösterici bilge kişilerdi. O kadar etkiliydiler ki Diodorus ve Strabo’dan ayrı ayrı öğrendiğimize göre savaşmak üzere olan iki ordunun arasına girip savaşı bitirme gücüne bile sahiptiler. Strabo Druidler için insanların en adil olanları demektedir. Caesar da onların kökenlerini klasik Roma düşüncesine göre Tanrı Jüpiter’e dayandırmakta bir mahsur görmemiştir.

Druidler üzerine pek çok eserde bahisler bulunmasına rağmen ismi verilerek herhangi bir klasik metinde kendisinden bahsedilen tek Druid’e Cicero’nun De Divinatione adlı eserinde rastgeliriz. Cicero Galya’daki kahinler ve kuş falcılarından bahsederken Haedui Kavmi’nden Diviciacus’u bir Druid olarak tanıtır.

 

DRUID RAHİPLERİNİN KONUMU

Kelt toplumunda çok önemli bir yere sahip olan Druidler pek çok farklı görev ve yetkiye sahiptiler. Öncelikle yargıç konumundaydılar, üstün güçleri ve bilgileri sebebiyle şifacı ve kahindiler, bütün dini meselelerin tek otoritesi olarak bilgin-rahip, kadim bilgilerin sahibi olarak eğitimci ve sezgilerinin gücüyle de kral-seçen kişiydiler.

Druidler kendi aralarında da üç farklı kategoriye ayrılmışlardı. Buna göre;

Ozan Druid: (Bard) Müzik, şiir ve sanatsal yetenekleri ile ön plana çıkanlar;

Büyücü Druid: (Ovates veya Vates) Öncelikle sezgi gücü ve büyü yetenekleriyle şifacılık, astroloji ve kehanet konularında yetenekleriyle ön plana çıkanlar;

Druid: Yargıda bulunma, toplumsal tören ve ritüelleri yönetme, esinlenme, cezalandırma-ödüllendirme ve her konuda doğru karar verebilme yeteneklerine sahip olanlar.

Druidler kendi aralarında yaptıkları toplantılarda daima bir daire oluşturacak şekilde otururlardı. Bu herhangi birinin diğerinden üstün olmadığını göstermenin yanı sıra mevsimsel döngüyü de sembolize ederdi. Başlangıç ya da sonları yoktu. Öte yandan daire biçimi Güneşi de sembolize etmekteydi. Druid inancında yapılan ve konuşulan her şey Güneşin gözünün önünde ve birbirlerinin şahitliğinde gerçekleştirilirdi.

 druids_stonehenge

 DRUIDLER ve KUTSAL İMGELERİ

Yaşlı Plinius’tan öğrendiğimize göre Druidler doğaya ait imgelere yani doğanın farklı görünümlerine kutsallık atfetmekteydiler. Bu imgelerin en bilinenleri Korular, Meşe Ağacı ve Ökse Otu’dur. Kimi uzmanlar buradan yola çıkarak Druid inancını animizmle özdeşleştirmişlerdir.

Druidler, Plinius ve Lucan’dan öğrendiğimize göre toplantılarını taştan tapınaklar ya da farklı yapılarda değil kutsal kabul ettikleri korularda yaparlardı. Kelt çok tanrıcılığına göre “Nemeton” da denilen “Kutsal Korular” Druidler tarafından korunurlardı. İnsan ve hayvan kurban törenleri burada gerçekleştirilirdi. Kelt dilinde kutsal mekan anlamına gelen Nemeton’lar bir Kelt kavmi olan Nemetesler’in tanrıçası Nemetona’dan isimlerini almaktaydı. Bu korulara Almanya, Macaristan, İsviçre gibi Orta Avrupa ülkelerinden başka Fransız Galyası’ndan Türkiye’ye Kuzey İrlanda’dan Finlandiya’ya kadar pek çok yerde rastlanmıştır. Nemetonlar genellikle hendek ve siper kazıkları ile çevrelenmiş dörtgen biçimli korulardır. Ülkemizde Galatya bölgesinde bulunan Nemeton’a Strabo’ya göre “Drunemeton” adı verilmekteydi.

Druids-sembol sonsuzlukLucan Pharsalia adlı eserinde böyle bir koruyu biraz abartarak tasvir eder: “Nemeton’da hiçbir kuş yuva yapmaz ya da hayvanlar dolaşmaz. Ağaçların yaprakları hiç esinti olmamasına rağmen sürekli hışırdayıp durur. Korunun tam ortasında bir sunak vardır ve hemen yanında Tanrılarının tasviri yer alır. Her bir ağaç bu sunakta kurban edilmiş kişilerin kanlarıyla lekelenmiştir. Toprak sürekli derinden gelen bir kükremeyle sarsılır. Yıkılmış ağaçların çevresi alevlerle çevrilidir. Devasa yılanlar meşe ağaçlarının etrafını sarmıştır. İnsanlar koruya yaklaşmaktan korkarlar hatta rahipler bile gün ortası ya da gece yarısında korunun ilahi koruyucusu ile karşılaşmamak için oraya gitmezler.”

Druidler için Nemetonlar dışında meşe ağacı (quercus) ve ökseotu (viscum album) da kutsal kabul ediliyordu. Bu konuda en önemli ve tek kaynağımız MS. I. yy’da yazılmış olan Yaşlı Plinius’un Naturalis Historia isimli eseridir. Plinius’a göre: “Druid adını verdikleri büyücüleri için en kutsal şey ökseotu ve bu otun üzerinde yetiştiği meşe ağacı idi. Ökseotu son derece az bulunan bir ottu ve rast gelindiğinde özel bir tören eşliğinde ayın altıncı gününde kesilirdi. Her şeyin şifacısı olarak görünen ay kutsandıktan sonra ağacın hemen altında bir ziyafet sofrası kurulur ve kurban töreni için hazırlık yapılırdı. Bu törende beyaz bir kıyafet giymiş Druid ağaca çıkar ve altın bir orakla ökseotunu kesip yine beyaz bir pelerinin içine koyardı. Hemen sonra iki boğa kurban edilir ve verdiği nimet için tanrılara dua edilirdi. Druidlere göre ökseotu katılmış içkilerin içirildiği hayvanlarda doğurganlık artar ve bu içki her türlü zehre karşı bir panzehir haline gelirdi.”

 HPIM0133.JPG

Roma’nın ilk coğrafyacısı kabul edilen Pomponius Mella, MS. 43’de yazdığı “De Situ Orbis” adlı eserinin III. bölümünde Druid ayinlerinin gizli olduğunu ve koruluklar dışında mağaralarda da yapıldığını ilk defa olarak söyleyen yazardır.

olsen__sacred_grove

Kadın Druidler ise “Dryades” adı altında 3-4. yüzyıllara tarihlenen imparatorluk biyografileri “Historia Augusta”da karşımıza çıkar. Her ne kadar Dryades’lerin gerçek anlamda Druid olup olmadıkları tartışmalıysa da yine de Roma’da 3-4. yüzyıllarda halk arasında Druid inancının ve uygulamalarının bir şekilde devam ettiğini göstermesi bakımından bu kayıt önemlidir. Kıta Avrupası’ndaki Druidler Galya’nın Romalılaştırılma politikası sebebiyle yok edildiler. Zaman zaman Romanın güçsüzleştiği dönemlerde ortaya çıkmaya çalışmışlarsa da Druidler MS. I. yüzyılda büyük ölçüde Avrupa’dan silinmişlerdi. Varlıkları büyük oranda Britanya adasında sürmeye devam etti. Galya ve Bretagne’de ciddi kovuşturmaya uğrayan Druid inancı ilmi ve kozmogonik yanlarından arındırılmış bir biçimde ağırlıklı olarak İrlanda’da devam etmiştir. Britanya Adası’nda Hıristiyanlığın yayılmasına karşı önemli bir engel teşkil etmiş bulunan Druidler ve Druid inancı ancak VI. yy. sonlarında tamamen ortadan kaldırılabilmiştir. Ancak izleri ve etkileri bütün ortaçağ boyunca devam edip XII. yy’a kadar sürmüştür.

 

BRİTANYA’DA DRUIDLER

Antik çağ yazarları içinde Britanya’da ki Druid inancından bahseden tek yazar Tacitus’tur. Genel anlamda Druidlere karşı düşmanca bir yaklaşım sergilemiş olan Tacitus onları insan kurban eden ve sunakları her zaman insan kanıyla ıslak vahşiler olarak anlatır. Druidler’in büyü gücüyle ilgili olarak Tacitus’ta şöyle bir olay anlatılır: “Mona Adası’na (Galler adası Anglesey) yapılan ve başında Suetonius Paulinus’un bulunduğu bir saldırıda askerlerimiz karşılarına bir gurup Druid çıkınca dehşete kapıldılar. Druidler ellerini gökyüzüne kaldırıp büyülü sözler söyleyerek askerlerimizin üzerine felaket yağdırdılar.” Tacitus, böyle bir olaya daha önce şahit olmamış askerlerimiz çok korkmuştu ama sonunda Roma cesareti üstün geldi ve düşmanı yendik diye devam eder. Sonuçta Romalılar adadan Britonları sürmüş ve adanın kutsal korusundaki ağaçların hepsini kesmişlerdir.

Bunun dışında Adalar’daki Druid varlığı ile ilgili olarak elimizdeki en önemli kanıt ada Keltçesi’nde yer alan druwid kelimesidir. Eski İrlanda dilinde yer alan ve büyü anlamına gelen draoiocht kelimesi de bir başka kanıt olarak görülebilir. Galler dilinde ise geleceği gören, kahin manasında dryw kelimesi bulunmaktadır. İrlanda dilinde yer alan faith kelimesi ile Galler dilindeki dryw kelimesi arasında etimolojik bir bağ olduğu düşünülmektedir. Faith kelimesinin vates ya da ovates kelimesinden geldiği ve her ikisinin de Kelt kültüründeki rahip sınıfını anlattığına inanılmaktadır. Öte yandan İrlanda’daki Druid geleneğinin 7. yüzyıla kadar sürmüş olabileceğine dair gösterilen bir diğer kanıt da Augustinus Hibernicus’un “De Mirabilibus Sacrae Scripturae” adlı eseridir. Bu eserde kuş formunda gerçekleşen ruh göçü öğretisini anlatan magus’lardan bahsedilmektedir. Latince ve İrlanda dillerinin karışımından meydana gelen Hiberno-Latin dilinde “magus” kelimesinin sıklıkla druid kelimesinin karşılığı olarak kullanıldığı bilinmektedir. İrlanda ve İskoç dillerinde Druid bilge adam anlamına gelmektedir. Briton dillerinden Galler dili ile Cornwall dilinde ise büyü ya da meşenin gizemine (bilgisine) vakıf olan anlamlarına sahiptir. Meşe ağacı Kelt mitolojisine göre dünyalar arasındaki kapıların ağacıdır, bir geçiş noktasıdır. Caesar’ın Druidleri Jüpiter’e dayandırmasına yol açan etken belki de Jüpiter’in de kutsal ağacı olan meşe ağacına Druidler ve tabii ki Keltler’in verdiği değerdi. Öte yandan meşe ağacı Kuzey Avrupa’nın en yüksek ağacıydı ve bu sebeple yıldırımların en fazla üstüne düştüğü ağaç olarak da dikkat çekiyordu.

druids-mistletoe-heaven-2-by-aatos-beck-c2a929-3-2009

 

İRLANDA’DA DRUIDLER

İlk olarak 7 ve 8. yüzyıllarda yazılmış olan kanun metinlerinden anlaşıldığı kadarıyla Hıristiyanlığın gelişiyle Druidler’in İrlanda toplumundaki rolü basit büyücülere ve şifacılara dönüşmüştü. İrlanda sagaları ve azizlerin hayatını anlatan Hıristiyanlık öncesi metinlerde ise çok saygın bir konumda yer alıyorlardı. Sekizinci yüzyıla kadar giden eski İrlanda edebiyatında Druidler’den bahseden pek çok hikaye bulunmaktadır. Bunlarda Druidler genelde krala tavsiyelerde bulunan kimseler olarak anlatılırlar. Geleceği görme güçlerinden bahsedilir. Örneğin Bec mac De isimli bir Druid, Tara Kralı Diarmait mac Cerbaill’in ölüm tarihini üç Hıristiyan azizinden daha kesin bir şekilde önceden bilmiştir. Druidler’in İrlanda’da özel bir topluluk ya da sınıf olarak görüldüklerine dair herhangi bir kanıt olmadığı gibi askerlikten muaf olduklarına dair de bir kayıt bulunmamaktadır. Druidler İrlanda mitolojisinde de oldukça fazla yer almışlardır. Ulster Çemberi’nin krallarından Conchobar’ın sarayının baş Druid’i Cathbad; kahraman Cuchulainn’e yardım eden Druid karakter; Connacht kraliçesi Medb’in Ulster’e yaptığı seferde yanında yer alan Druidler gibi.

 

MODERN ZAMANLARDA DRUID INANCI ve DRUIDLER

Avrupa’da 16. yüzyıla gelindiğinde Druid inanç yeniden keşfedilir. Kelt mirasına yönelik ilgi artarak devam eder. Özellikle John Aubrey’in (1626-1697) ortaya attığı Stonehenge ve diğer megalitik anıtların Druidler tarafından yapılmış olduğu iddiası arkeoloji biliminin kurucularından biri olarak kabul edilen William Stukeley’in (1687-1765) çabası ve yayınlarıyla geniş kesimlere ulaşır. John Toland 1717’de Antik Druid Düzeni adlı oluşumu kurar. ADO (Ancient Druid Order) 1964 yılında ikiye bölünene kadar faaliyetlerini sürdürecektir. Oluşumun Seçilmiş Şef’i 1799’dan 1827’ye kadar William Blake olur.

Chateaubriand 1809 yılında bir Druid rahibesi ile Romalı askerin lanetli aşkını anlattığı Les Martyrs’i yazdığında Druidler de popüler kültür içerisinde ilk defa görünmüş olurlar. Giovanni Pacini 1817 yılında sahnelenen operası Trieste ve 1831’de sahnelenen Vincenzo Bellini’nin Norma ile Druidler opera sahnelerine de arz-ı endam ederler.

getafix ve asterix

Popüler kültür içinde belki de en çok tanınan ve sevilen Druid karakteri ise kuşkusuz Rene Goscinny ile Albert Uderzo tarafından yaratılan Galyalı Asterix’in maceralarında yer alan köyün Druid’i Getafix’tir. Yere kadar uzamış bembeyaz sakalları, beyaz cüppesi ve kırmızı pelerini ile her zaman yanında taşıdığı altından yapılma küçük orağı ile Getafix tipik bir Druid’dir. Bütün karakterlerin çocukluk hallerinin anlatıldığı bir macerada bile o her zamanki yaşlı görünümüyle yer almıştır. Köyün sihirli kuvvet iksirini hazırlayabilen tek kişidir. Başka iksirler de yapabilir, şifacıdır ve aynı zamanda köyün eğitmenidir. Eğlencesine yapılan kavgalara bile karışmaz. Sihirli iksiri köylülerin fazla bencil davranışlar içinde bulunduğunu gördüğü zamanlarda hazırlamaz. Her zaman Asteriks ve arkadaşlarının akıl hocasıdır. Onlara yol gösterir, akıllıca tavsiyelerde bulunur.

Getafix, pek çok anlatıda yer alan ve kahramana yol gösteren bilge yaşlı adamdır. Popüler kültürde pek çok benzeri bulunur. Örneğin Yüzüklerin Efendisi filminde Gandalf; Yıldız Savaşları’nda Obi van Kenobi; Harry Potter’da Albus Dumbledore gibi karakterler tipik birer Druid rahibidirler. Edebiyat alanında ise hala büyük bir zevkle okunan ve beyaz perdeye de maceraları defalarca aktarılmış bulunan Kral Arthur’un akıl hocası büyücü Merlin de birçokları tarafından son Druid olarak kabul edilmektedir.

 

DRUIDLER ÜZERİNE SPEKÜLASYONLAR

İlk olarak John Aubrey’in ortaya attığı sonrasında da William Stukeley’in yayılmasına öncülük ettiği, Stonehenge gibi megalitik yapıların Keltler tarafından yapıldığı ve haliyle Druidler’in tapınakları olduğu görüşü 60’lı yıllara kadar pek de ciddiye alınmamıştı. Bunun ana sebebi Keltler’in Britanya’ya MÖ. 500-600 yılları civarında gelmiş olduklarının düşünülmesiydi. Oysa bu megalitik yapıların en sonuncusu MÖ 1400’lerde inşa edilmişti. Ancak son dönemlerde araştırmacılar Britanya’da MÖ 2000’lerden itibaren bir ön-Kelt uygarlığının yaşamış olabileceğini dile getirmektedirler. Söz konusu yapıları inşa edenlerin de bunlar olabileceği düşüncesi her geçen gün daha fazla taraftar toplamaya devam etmektedir. Druidler ve Keltlerin son derece gizemli yapılar olan bu taş meclislerde tapınımlarını gerçekleştirmiş oldukları fikri günümüz Britanya’sında da büyük ilgi görmektedir. Öyle ki pek çok Yeni-Druid oluşumu halen İngiltere, İrlanda ve İskoçya’da faaliyet göstermektedir. Birçok mistik ögenin de katılımıyla tarih boyunca şahit olduğumuz Druid inancından oldukça farklılaşmış olan günümüz Druidliği bağımsız bir din olarak kabul edilmekte ve müritleri her geçen gün artmaktadır. Doğayla beraber onu koruyarak yaşamayı ilke edinmiş günümüz Druidler’i geleneksel toplantılarını ve ibadetlerini Ada’nın bir çok yerinde karşımıza çıkan Stonehenge gibi mekanlarda sürdürmektedir. Konuyla ilgili geniş bilgi ve günümüz Druid oluşumlarını tanımak için “Council of British Druid Orders”ın www.cobdo.org.uk adresine bakılabilir.

Bu yazı 2009’dan 2013’te kapanışına kadar yazar kadrosunda yer aldığım NTV Tarih Dergisi için kaleme alınmıştır. Derginin kapanması dolayısı ile yayınlanamamıştır.
Alp Ejder Kantoğlu

 

Yorum bırakın

Filed under AB URBE CONDITA