Tag Archives: ntv tarih

FARELİ KÖYÜN KAVALCISI

BİR MASAL VE ARDINDAKİ TARİH

Fareli Köyün Kavalcısı 725 Yaşında

Almanya’nın Aşağı Saksonya bölgesinin başkenti Hameln ya da İngilizce yazılışıyla Hamelin/Hamlin şehri doğal güzelliklerinin yanı sıra dünyaca ünlü bir söylence/masala da ev sahipliği yapmaktadır. Türkçe’ye “Fareli Köyün Kavalcısı” olarak çevrilmiş bu ünlü söylence/masal günümüz anlatımlarında mutlu sonla bitse de gerçekte Hameln şehrini yüzyıllar boyunca derin bir travmayla yaşamak zorunda bırakan karanlık bir sona sahiptir.



pied-piper-of-hamelin-548x214

Söylence 1284 tarihinde Hameln şehrine gelen rengarenk elbiseli ve kaval çalan bir adamın bir sebeple 130 çocuğu şehirden götürmesiyle ilgilidir. Konuyla ilgili en eski yazılı belge şehir kroniklerinde yer alan1384 tarihli Latince kayıttır: “Çocuklarımız ayrılalı on yıl oldu.” şeklinde geçen bu kaydın anlamı üzerine çok değişik tezler üretilmiş ancak kesin bir sonuca ulaşılması bugüne kadar mümkün olmamıştır. Öte yandan kaydın tarihinden on yıl geriye gidilmesi halinde elde edilen 1374 tarihi ile söylencenin genel kabul gören 1284 tarihi arasındaki uyumsuzluk da başka bir soru işareti olarak karşımızda durmaktadır. Bu olayın yaşandığına dair en eski kanıt ise 1300’lü yılların başında yapılmış olduğu, şehrin 14 ila 17. yüzyıllar arasında tutulan kayıtlarından anlaşılan bir vitraydır. Şehrin kilisesinde bulunduğu bilinen bu vitray yine kayıtlardan öğrendiğimize göre 1660 yılında parçalanmıştır. Tarihçi Hans Dobbertin tarafından kayıtlardaki açıklamalar esas alınarak yeniden yapılmış olan vitrayda kavalcı renkli, çocuklar ise beyaz kıyafetler içerisinde betimlenmektedir. Bu vitrayın, şehrin tarihindeki trajik bir olayın anısını canlı tutmak amacıyla yapıldığı sanılmaktadır. Söylencenin en önemli ögelerinden fareler ise vitrayda yer almamaktadır çünkü onların hikayeye dahil oluşu ancak 1559’da olacaktır.

Konuyla ilgili ilk kaynaklar

Willy Krogmann “Der Rattenfänger von Hameln: Eine Untersuchung über das werden der sage” 1934, künyeli eserinde belirttiğine göre 14. yüzyılda Hameln’de yaşamış Lude isimli bir din adamının elinde içinde kilise şarkıları bulunan bir kitap vardı. Büyükannesi tarafından kitabın içine olayın tanığı olduğuna dair bir dize yazılmıştı. Bu kitabın 17. yüzyıldan bu yana izine rastlanmamış olması sebebiyle bu tanıklığın izini sürmek mümkün olmamıştır.

Elimizdeki ilk Almanca yazılı kayıt ise 1440-1450 arasına tarihlenen Lueneburg Yazması’dır. Burada, olay kısa bir şiirle anlatılmaktadır

“1284 yılında Aziz John ve Aziz Paul günü

26 Haziranda

Hameln’de doğmuş  130 çocuk alındı

Rengarenk elbiseler içinde bir kavalcı tarafından ve

Kayboldular tepenin yakınında bir yerlerde.”

Günümüzde Lueneburg Yazması temel alınarak konuyu açıklamaya yönelik pek çok tez ortaya atılmıştır. Araştırmacı-yazar David Wallechinsky’ye göre, 1212 yılında gerçekleşen ve başlarında Nicholas isimli bir Alman gencinin bulunduğu 20.000 kişilik Çocuk Haçlı Seferi için Hameln’den de 130 çocuk alınmış olabilir. Rengarenk kıyafetli ve kaval çalan kişinin ise bir asker toplama görevlisi olabileceği düşünülmektedir. Nitekim ortaçağda kasaba kasaba dolaşıp asker toplayan görevlilerin kaval benzeri bir enstrüman çaldıkları bilinmektedir.

hamelin-logo

Bir diğer iddia ise Amerikalı tarihçi William Manchester tarafından “A World Lit Only by Fire” isimli kitapta dile getirilir. Manchester’e göre söylencedeki kavalcı aslında psikopat bir sapıktır. 20 Haziran 1484’de Hameln’den 130 çocuğu renkli kıyafeti ve kavalıyla kandırarak kaçırmış ve “ağza alınmayacak şeyler” yaptıktan sonra bir kısmını öldürmüş, bir kısmını ağaçlara asmış, öldürmediklerini ise kendilerini bilmez şekilde ormanın içinde bırakıp gitmiştir. Ancak Manchester’in bu iddiasını destekleyecek hiçbir yazılı kanıt yoktur.

Kimilerine göre ise çocuklar “doğal bir sebeple” ölmüş olabilirler. Kavalcı  ise gerçek bir kişi değil Ölüm’ün kişileştirilmiş halidir. Ortaçağda Ölüm’ün sıklıkla aksak ya da alacalı veya benekli bir kıyafet giymiş kişi olarak betimlenmesi bu iddia sahiplerinin en büyük dayanağı olarak gözükmektedir.

Jobus Fincelius 1556 tarihli “De Miraculis Sui Temporis”  (Zamanının Harikaları Üzerine) isimli eserinde Kavalcı’yı Şeytan’la özdeşleştirir. Aynı şekilde Robert Burton da 1621 tarihli “The Anatomy of Melancholy” (Melankoli’nin Anatomisi) isimli eserinde Şeytan’ın 20 Haziran 1484’de Kavalcı kılığına girerek Saksonya şehri Hameln’den 130 çocuğu alıp götürdüğünü ve onlardan bir daha haber alınamadığını yazarak olayı doğaüstü güçlerle ilişkilendirir. William Ramesey ise 1668’de “Worms” (Kurtlar) isimli eserinde tarihi 22 Temmuz 1376 olarak verirken, olayı da “Tanrı’nın Şeytan’a verdiği muhteşem bir ödül” olarak nitelendirir. Alman efsanelerinin bazı versiyonlarında da Kavalcı aslında Germanik Tanrı Odin (Wodan) olarak betimlenmektedir. Bir kısım kilise mensubu tarafından doğru kabul edilen bu iddiaya göre pagan inancın simgesi Odin, hristiyan çocukları kandırmış karşılığında ceza olarak öldürülmüştür. Simgesel olarak pagan inancının ve Tanrılarının Hristiyanlık karşısında yenilgiye uğramaları bu anlatımın temel özelliğidir.

Farelerin Söylenceye Katılışı  

Kont Froben Cristoph Zimmern kesin olmamakla beraber 1559-1565 yılları arasında yayınladığı Zimmern Kronikleri’nde söylenceye yer vermişti. Ancak o güne kadar diğer anlatımlarda görülmeyen bir şey yapmış ve hikayeye fareler ile onların sebep olduğu bir salgın hastalığı da eklemiştir. Zimmern ne yazık ki kesin bir tarih vermemiş, olaydan “birkaç yüz yıl önce” diye bahsetmiştir.

En eski İngilizce kayıt ise Richard Rowland Verstegan (1548-1636) tarafından 1605’de yazılan “Restitution of Decayed Intelligence” (Hasar Görmüş Zekanın Yeniden Yapılandırılması) isimli eserde karşımıza çıkar. Verstegan da söylenceye fareleri eklemiştir ve tarihi 1376 olarak belirtir.

Ortaçağ tarihçisi Stanley Aronsen’e göre Avrupa’da 1300’lerin ortalarına kadar fareler yiyecek için tarla ve kilerlere dadanan, ahşap eşyaları kemiren ve kimi zamanda uyuyan çocuklara saldıran rahatsızlık verici bir hayvandan başka bir şey değildi. O dönemde ölü fare başına para ödeyen şehir ve kasabaların olduğu da bilinen bir gerçektir. Hatta dönemin şapkalarında fare kuyruğu biçiminde bir aksesuar da moda olmuştu. Ancak asıl problem 1347’de Asya’dan gelen ticaret gemilerinin Sicilya’ya getirdiği kara farelerin Avrupa’ya yayılmasıyla baş gösterdi. Bu fareler Orta Asya’ya mahsus salgın hastalıklar getirmişlerdi ve bu salgınlar sonradan Kara Ölüm ya da Veba olarak adlandırılacaktı.

Büyük bir ihtimalle söylenceye farelerin eklenmesi, Avrupa’da yıkıcı etkileri görülen veba salgınının yarattığı korkudan olsa gerektir. Kesin bir kanıt olmamakla beraber Hameln şehrinin de bu salgından etkilendiği düşünülmüş ve bu iki acı olay birleştirilerek tek bir söylence haline getirilmiş olabilir. Gezgin fare avcılarının benzer hikayelerine Avusturya, Fransa, Polonya, Danimarka, İrlanda ve İngiltere’de de rastlanır.

stock-photo-the-pied-piper-of-hamelin-germany-2846461

Johann Wolfgang Goethe 1813’de söylenceyi Almanca olarak şiirleştirmiş hemen ardından bu şiir Hugo Wolf tarafından bestelenmiştir. 1816’da ise Grimm Kardeşler Alman söylencelerini topladıkları ünlü eserleri Deutsche Sagen’de bu söylenceye “Die Kinder zu Hameln” adıyla yer vermişlerdir. 1842 yılında ise İngiliz şair Robert Browning söylencenin belki de Anglo-Sakson dünyada Almanya’dakinden çok daha fazla sevilmesini sağlayan uzun şiiri “The Pied Piper of Hamelin”i yayınlamıştır. Browning’in şiirinde ise tarih 22 Temmuz 1376 olarak verilmiştir.

Grimm Kardeşler’in aktardığına göre hikaye şöyledir:

“Brunswick bölgesinde şirin bir kasaba olan Hameln (Hamelin) bir gün farelerin istilasına uğrar. Her yer farelerle doludur ve kasaba halkı bu durum karşısında çaresiz kalır. Sonunda rengarenk kıyafeti içinde bir kavalcı çıkagelir ve Hameln’i farelerden kurtarabileceğini söyler. Bu hizmetinin karşılığında da 1000 florin ister. Kasabanın valisi bu ücreti ödemeyi kabul eder. O gecenin sabahında yabancı kavalından çıkan nağmelerle fareleri peşine takarak hepsini kasabanın hemen dışındaki Weser Nehri’ne götürüp orada boğar. Böylece kasaba farelerden temizlenmiş olur. Halk sevinç içindedir. Kasaba meydanında vali ve şehrin ileri gelenleri toplanır. Kavalcı öncelikle kendisine söz verilen paranın ödenmesini ister ancak vali bu paranın çok fazla olduğunu düşünerek çok daha az bir miktar teklif eder. Anlaşamazlar ve Kavalcı kızgınlıkla kasabayı terk eder.

Farelerden kurtulmuş olmanın getirdiği rahatlıkla kasaba halkı o gece her zamankinden daha derin bir uykuya dalar. Tarih 26 Haziran Aziz Paul ve John günüdür. Kavalcı kasabanın sokaklarında dolaşarak kavalını yeniden çalmaya başlar. Ancak bu sefer peşinden sürüklediği çocuklardır. Kasabanın hemen dışındaki tepelerden birine giderler. Tepenin yamacında açılan bir yarıktan içeri girerek gözden kaybolurlar. Sadece iki çocuk o da biri sağır olduğundan duyamadığı diğeri de topal olduğu için diğerlerine yetişemediğinden geride kalıp kurtulurlar. Sabah kasabaya dönen çocuklar her şeyi kasaba sakinlerine anlatır. Bütün çabalara rağmen ne tepede açılan yarık ne de giden çocuklar bulunabilir. Ve bu olay acı bir hatıra olarak kuşaktan kuşağa anlatılır.”

Grimm Kardeşler’in aktardığına göre, “bu olaydan sonra Hameln’de bir sokağa “Bungelosse Gasse” ismi verilir. Yani davul çalmanın yasak olduğu sokak. Kaybolan çocukların anısına bu sokakta uzun yıllar gürültü yapmak, şarkı söylemek ya da dans etmek yasaklanmıştı. Öyle ki sokaktan bir düğün alayı geçiyor olsa bile eğlence ve coşkularına ara verip sessizce yürürlerdi. Hameln’in hemen dışında çocukların kaybolduğu yere ise Poppenberg ismi verilmiştir. Burada haç şeklinde taştan ve karşılıklı olarak iki anıt dikilidir. Çocuklar ve kavalcı açılan yarıktan bir tünele girmişler ve Transilvanya’ya kadar yürümüşlerdir. Şehrin sonradan inşa edilmiş kapısında ise şu Latince ibare yazmaktadır: “Centum ter denos cum magus ab urbe puellos duxerat ante annos CCLXXII condita porta fuit.” (Bu kapı, büyücü 130 çocuğu şehirden götürdükten 272 yıl sonra yapılmıştır.) 1572’de ise vali bu olayı şehir kilisesinin penceresine vitray olarak işletmiştir.”

caption

Browning’in şiirinde ise çok ufak bazı farklar vardı. Örneğin Kavalcı’nın kıyafeti sarı ve kırmızıdır. Şiirin sonunda ise Grimm Kardeşler’de olduğu gibi çocukların açılan yarıktan geçerek Transilvanya’ya gittiklerini ve oraya yerleştiklerini söyler. Elbette Browning’in şiiri görece mutlu sonla bitmektedir çünkü o bu şiiri yakın dostu aktör William Mcready’nin hasta çocuğu Willy’nin hoşça vakit geçirebilmesi için yazmıştır. Ve şiir bugün de kullanılan ve İngilizce’ye yerleşmiş bir öğütle biter. Öyle ya da böyle verdiğimiz sözü tutmalı ve Kavalcı’ya parasını ödemeliyiz!

GÜNÜMÜZDE EN ÇOK KABUL GÖREN GÖRÜŞ

Dilimizde Fareli Köyün Kavalcısı olarak bilinen bu söylencenin açıklanmasına yönelik olarak ortaya atılanlar içinde, Hameln şehri sakinlerinin de hemfikir olduğu, Doğu Avrupa kolonizasyon hareketini temel alan tez ön plana çıkmaktadır. Bu teze göre Hameln şehrinin çocukları kendilerine yeni bir yerleşim yeri kurmak için yurtlarını terk etmişlerdir. Pek çok Avrupa şehrinin, söylencenin geçtiği dönemde kurulduğu düşünülürse, çocukların yeni yerleşimciler olabileceği fikri anlamlı hale gelmektedir. Hameln’in etrafındaki “Querhameln” (değirmen kasabası Hameln) gibi bazı yerleşimlerin isimleri de bu iddiayı destekler gözükmektedir. Kavalcı’nın buradaki rolü ise yerleşimcilere yol gösteren bir lider olabilir.

Hameln şehrinin resmi web sitesine göre akla en yatkın olarak kabul edilen yorum şöyledir: “Hameln çocukları o günlerde Batı Prusya, Pomerania, Töton Bölgesi ve Moravia’ya yerleşebilmek için toprak sahipleri tarafından kayıt altına alınan göçe istekli Almanlardan sadece bir kaçıydı. Geçmiş dönemlerde de aynen bugün olduğu gibi bir şehrin sakinlerine o şehrin çocukları denmesinin adetten olduğu gerçeği göz önüne alınırsa, Hameln çocuklarının da bildiğimiz anlamda çocuk değil en azından bir yerleşim birimi kuracak güçte ve yaşta gençler ya da insanlar oldukları anlaşılır. Çocukların Hameln’den ayrılışı daha sonra Avrupa’nın ortak belası haline gelen fare istilası ile birleştirilip tek bir söylenceye dönüşmüş olmalıdır.”

Bu açıklama üzerine akıllara şu sorunun gelmesi normaldir: O halde neden böylesi bir göçün hiçbir yazılı kaydı  bulunmamaktadır? Bu soruya verilen cevap, göçmen toplamak ya da seçmekle görevli kişinin Hameln’de bir çeşit usülsüzlük yaptığı ya da rüşvete bulaşmış olabileceğidir. Ancak Hameln’de bazı eski evlerin duvarlarında bahsettiğimiz göç teorisini destekleyen yazılar bulunmuştur. Bunlara göre 26 Temmuz 1284 tarihinde Olmutz Başpiskoposu Bruno von Schaumburg’un görevlendirmiş olduğu bir yetkili (Kavalcı) Hameln kasabasına gelmiş ve 130 çocuğu beraberinde götürmüştür. Schaumburg o sıralarda Bohemya Kralı II. Ottokar’ın emrinde, bugünkü Çek Cumhuriyeti sınırları içerisinde kalan Moravia’nın bir bölümünü iskan etmekle meşguldü. Öte yandan o tarihlerde Avrupa’nın bu bölgesinde bir evin bütün malları evin büyük oğluna kalır diğer kardeşleri hiçbir hak iddia edemezlerdi. Bu durum da göç teorisinin gerçek olma ihtimaline kuvvet kazandırmaktadır. Sonuçta yaşadığı yerde hiçbir gelecek kuramayacak olan birçok gencin, kendilerine fırsat ve toprak kazandıracak bir göçe istekli olacağı düşünülebilir.

Tarihçi Ursula Santter, dilbilimci Jurgen Udolph’un Doğu Avrupa’da soyadlar üzerine yaptığı araştırmaları baz alarak şu tezi ileri sürmektedir: “Dan’ların 1227 Bornhoved savaşında yenilmeleri üzerine Baltık Deniz’nin güney bölgeleri Almanlar tarafından kolonileştirilmeye elverişli hale gelmişti. Pomerania, Brandenburg, Uckermark ve Prignitz başpiskopos ve dükleri asker toplama görevlileri ve “lokator” diye adlandırılan iskana uygun yer bulmakla görevli kişiler vasıtasıyla yeni bölgelere yerleşmeyi kabul edenlere büyük imkanlar sundular. Aşağı Saksonya ve Westfalya’dan pek çok genç bu çağrıya kayıtsız kalamadı. Buna kanıt olarak Westfalya’da pek çok yerleşim ismi gösterilebilir. Örneğin Westfalya’dan Pomerania’ya kadar düz bir hat üzerinde Hindenburg isminde beş, Spiegelberg isminde ise üç yerleşim birimi vardır. Güney Hameln’deki Beverungen ile Berlin’in kuzeydoğusundaki Beveringen ve günümüz Polonya’sındaki Beweringen yerleşim isimleri arasındaki benzerlik dikkat çekicidir.” Udolph’un Polonya telefon kayıtları üzerinde yaptığı araştırmada “Hameln çocukları”nın Hameln’deki atalarının soyadlarını muhafaza ederek bu bölgede yaşadıklarını ortaya koymuştur.

Sonuç olarak pek çok iddia yüzyıllardır araştırmacıların kafasını meşgul etmeye devam ediyor. Tüm dünyada bilinen Fareli Köyün Kavalcısı masal/söylencesi henüz tam anlamıyla açığa çıkarılamayan geçmişiyle her geçen gün daha fazla merak uyandırıyor. Tabi günümüz Hameln şehri de her yıl düzenlediği festival ve ağırladığı binlerce turistle bu gizemin sağladığı faydalardan yararlanmaya devam ediyor.

***

ESKİ ÇAĞ’DA FARELERLE İLGİLİ İNANÇLAR

  • Fare ve sıçanların davranışları dikkatle takip ediliyor iyi veya kötü olayların alametleri olarak yorumlanıyordu.
  • Yahudi inancına göre Nuh Peygamber fare ve domuza Gemisinin çöplerini temizleme görevi vermişti. Ancak fare bu işte biraz ileri gidip başbelası haline gelince Nuh Peygamber aslanın burnundan kediyi oluşturarak meseleyi çözmeye çalışmıştı.
  • Mısır hiyerogliflerini açıklamak amacıyla yazılmış ve günümüze ulaşmış tek antik kaynak olan Horapollon metninde fareler yıkıcı güç sembolü olarak gösterilmektedir. Mısırlılar bu olumsuz özelliğine rağmen fareye saygı duyarlardı çünkü o her zaman pek çok dilim içinden en iyisini seçmeyi başarırdı.
  • Efsaneye göre Teucri’ler kendilerine yeni bir yurt kurmak üzere Girit’ten ayrılırken bir kahin tarafından “şehrinizi size yerlilerinin saldırdığı bir yerde kurun” sözleriyle uğurlanırlar. Troya’da farelerin saldırısına uğramaları üzerine bunu kahinin sözlerinin doğruluğuna yorar ve şehirlerini orada kurarlar. Akabinde Apollo Smintheus adına (Apollo Farelerin Efendisi) bir tapınak dikerler. Denildiğine göre Troya’da fareler kutsal kabul edilirdi.
  • Grek yazar Heraclides Ponticus’a göre, farelerin Chrysa’da (Çanakkale açıklarında bir ada) kutsal kabul edildiklerini yazar. Bu şehir de Apollo tapınağı ileünlüdür. Bugünkü Çanakkale Gülpınar’ın güneybatısında yer aldığına inanılan Hamaxitus şehrinde fareler kamusal alanlarda halk tarafından beslenirlerdi.
  •    Herodotus Mısır’ın M.Ö. 699 yılında Sennakerib komutasındaki Asurlular tarafından işgal edildiğini anlatır. Bu işgal sırasında Mısır kralı Sethon Tanrılardan yardım istemesi gerektiği konusunda bir rüya görür. Kalesinin surlarına çıkarıp Tanrılara yakarır. Savaşın olacağı günün sabahı çok erken bir saate Asur kampı bir tarla faresi ordusu tarafından saldırıya uğrar. Bütün silahları kullanılamaz hale gelir ve yenilirler. Bunun üzerine Kral Sethon elinde bir fare ile betimlendiği taştan bir heykeli Memphis’teki Hephaistos tapınağına diktirir ve kaidesine şöyle yazdırır: “Her kim bana bakar, Tanrılar onu esirgesin.”
  • Cicero, De Divinatio adlı eserinde doğaya aykırı görünen bir takım olaylarda keramet aramanın saçmalığından bahsederken, bu tip şeylerde bir keramet olsa kendisinin endişelenmesi gerektiğini çünkü kütüphanesinde farelerin Platon’un “Devlet” adlı eserini kemirdiklerini yazar.
  • Plinius M.Ö. 89’daki Marsian savaşını farelerin Lavinium kentindeki bütün gümüş kalkanları kemirerek önceden haber verdiklerini söyler. Yine Plinius’a göre Clusium’da Romalı general Carbo’nun öleceğini ayakkabı bağlarını kemirerek önceden haber vermişlerdir. Naturalis Historia isimli eserinde ise Grek yazar Theophrastus’tan alıntılıyarak “Gyaros Adası sakinlerinin, farelerin demir olanlar da dahil her şeyi yemeleri yüzünden adayı terk etmek zorunda kaldıklarını” yazar.

ORTAÇAĞ SÖYLENCELERİ

  • Çok zalim bir adam olan Polonya Kralı Popiel II, 820’de tahta çıkar. Öyle çok eziyet eder ki halkına sonunda Tanrı ceza olarak kralın üstüne fareler gönderir. Kral ve ailesi bu intikamcıların şerrinden kurtulmak için Prusya sınırındaki Gopla Gölünde bir adaya sığınır. Ancak fareler burada da kralı bulurlar. Kaleyi ele geçirip ailesiyle beraber kralı öldürürler.
  • Mayence’in zalim başpiskoposu II. Hatto kıtlık zamanında depoları ürünle dolu olmasına rağmen halkını aç bırakır. Hiçbir yerde yiyecek bulamayan fareler nihayetinde başpiskoposun yiyecek dolu depolarına saldırırlar. Bu arada Hatto’yu da öldürmeye çalışırlar. Başpiskopos Rhine’da günümüzde “Fare Kulesi” olarak bilinen yapıya saklanır. Ancak fareler burada da onu rahat bırakmaz ve kulenin duvarlarında kemirerek açtıkları deliklerden içeri girip zalim Hatto’yu öldürürler.
  • İngiltere’nin krallar tarihini anlatan “A Chronicle of the The Kings of England” kitabında anlatıldığına göre Fatih William döneminde kralın lordlarından biri kralın verdiği bir ziyafet esnasında farelerin saldırısına uğrar. Önce denize sonra tekrar karaya kaçmasına rağmen farelerin ısrarlı takibinden kurtulamaz ve en sonunda onlar tarafından öldürülür.

BENZER SÖYLENCELER

Grimm Kardeşler ve Robert Browning’in anlatımlarında görülenler dışında aynı temayı küçük farklarla işleyen benzer söylenceler vardır. Bunlar arasında en ilginç olanlarından biri Kavalcı’nın yerini İbn-i Sina’nın aldığı Suriye kaynaklı söylencedir.

“Evvel zaman içinde Halep’te bir sultan yaşardı. Bir gün İbn-i Sina ile sohbet ederken önlerinden geçen fareyi gösterip “bu fareler de her tarafı sardı, bir şeyler yapmalı” der. Bunun üzerine İbn-i Sina şehri farelerden temizleyebileceğini ancak sultanın da ufak bir yardımda bulunması gerektiğini söyler. Buna göre İbn-i Sina fareleri şehirden çıkarırken sultan şehir kapısının hemen dışında bekleyecek ve ne görürse görsün gülmeyecektir.

Bir sabah vakti İbn-i Sina yanında küçük bir tabutla şehir meydanına gelir. Tılsımlı bazı sözler söyler. Bir tek fare çıkagelir. İbn-i Sina fareyi öldürüp tabuta koyar. Tekrar tılsımlı sözler söyler. Bu sefer dört fare gelir ve tabutu sırtlarlar. İbn-i Sina son bir defa tılsımlı sözler söyler ve binlerce fare meydana toplanır. Başta tabutu taşıyan dört fare olmak üzere şehrin dışına doğru giden bir cenaze korteji oluştururlar. Şehir kapısından çıkmaya başladıklarında sultan bu garip görüntü karşısında önce şaşırır ancak bir müddet sonra durumun komikliğine dayanamayıp gülmeye başlar. Kapının dışına çıkmış bütün fareler ölürken henüz çıkmamış olanlar hızla şehrin içine dağılır ve tekrar gözden kaybolurlar. Sultanın gülmesi tılsımı bozmuş farelerin bir kısmı kurtulmuştur.”

***

Almanya kaynaklı bir başka söylence olan Magdalenagrund’lu Fare Avcısı’nda Viyana yakınlarındaki Korneuburg şehrini fareler basar. Kavalcı bu versiyonda Viyana’dan gelir. Dönem tam 30 yıl savaşları sonrasıdır. Kavalcı kenti farelerden temizler ancak parasını alamadığı için çocukları yakındaki bir tepenin içindeki yarığa sokmak yerine Constantinapolis’e götürür.

***

Benzer temalarla örülmüş bir başka söylence de Çin kaynaklıdır.

“Ha-Hsiang yetenekleri, adaleti ve iyi yürekliliği sayesinde kenti Hangchow’a yönetici olur. Onun kişiliğinden çok etkilenen baş yönetici Ma-Chih’le kan kardeşi olurlar. Bir gün bir ziyafet esnasında Ma- Chih, Ha-Hsiang’dan konuklara sihir yeteneğinden birkaç örnek vermesini ister. Bunun üzerine Ha-Hsiang bir tabağa toprak doldurur ve birkaç saniye içinde toprağa attığı kavun tohumları son derece lezzetli kavunlara dönüşür. Buna benzer birkaç inanılmaz sihir daha göstererek ziyafetteki herkesi şaşırtır. Daha sonra Ha-Hsiang şehrin fareler tarafından istila edildiğini öğrenir. Bunun üzerine yine tılsımlı bazı sözler söyleyerek bir cins davul çalıp uzun bir ıslık öttürür. Bir müddet sonra binlerce fare yanına gelmiştir. İriliğiyle diğerlerinden ayrılan bir farenin yanına gider ve ona “Tanrı’nın adaletinin kendilerine yetmesi gerektiğini ve insanların malları ve ürünlerine dokunmamaları gerektiğini” söyler. Sadece iyi kalpli bir insan olduğu ve her canlının yaşam hakkına saygı duyduğu için onları oracıkta öldürmediğini de ekler ve farelerden şehri terk etmelerini ister. Farelerin kralı bu konuşma karşısında bütün ordusuyla beraber şehri terk eder ve bir daha da kimse Hangchow’da farelere rastgelmez.

PARAYI VEREN DÜDÜĞÜ ÇALAR 

Fareli Köyün Kavalcısı  ya da İngilizce adıyla “The Pied Piper of Hamelin” özellikle Robert Browning’in şiirinin yayınlanmasından sonra Anglo-Sakson dünyada son derece sevilen bir şiir-masal olarak yer buldu. Söylencenin İngilizceye ilk girişi ise Richard Rowland Verstegan (1548-1636) tarafından 1605’de yazılan “Restitution of Decayed Intelligence” (Hasar Görmüş Zekanın Yeniden Yapılandırılması) isimli eserle olur. Standart Proverb Collection ( Standart Deyişler Külliyatı) kitabına göre söylencenin kaynaklık ettiği pek çok deyiş İngiliz Dilinde yer almaktadır. Bunlardan bazıları şunlardır.

brown

“He who pays the piper can call the tune” “He who pays the tune may order the tune(1611), “Those that dance must pay the music”(1638)

Hepsini Türkçe’ye “Parayı veren düdüğü çalar” şeklinde çevirebileceğimiz bu sözler kimi uzmanlara göre daha da eski tarihlerde İngiliz Dili’ne girmiş olabilirler.

“To be a pied piper” fiili ise hem olumlu hem olumsuz kullanımıyla her yaştan insanı bir araya getirip etkileri altına alan kişileri tanımlamak için kullanılmaktadır. Örneğin politikacılar, pop yıldızları, öğretmenler gibi… Özellikle İngilizce’de ki bu kullanımın söylencenin kendisiyle yakın alakalı olduğu düşünülmektedir.

ALP EJDER KANTOĞLU
NTV TARİH DERGİSİ’NDE 2009 YILINDA YAYINLANAN İLK YAZIM

Yorum bırakın

Filed under EDEBİYAT

DRUIDLER ve İNANÇLARI

Y Gwir Erbyn Y Byd – Tüm dünya karşısında olsa da, gerçek…

İlk defa Caesar’ın “De Bello Gallico et Civilii” isimli eserinde karşımıza çıkan Druidler, Kelt ırkının ve geleneklerinin koruyucusu olan bir rahipler sınıfıydı. Toplumları içinde bilgi ve bilgelikleriyle büyük saygı gören ve neredeyse her sözleri kanun kabul edilip yerine getirilen Druidler aynı zamanda çok güçlü birer büyücüydüler. Başta Iulius Caesar olmak üzere pek çok Romalı yazarın anlattığı Druidler, kimilerine göre doğanın koruyucuları kimilerine göre de insan kurban eden gözünü kan bürümüş vahşilerdi. Hangi görüş doğru olursa olsun hem Galya’da hem de Britanya Adasında Kelt halkının istilacılara karşı durmasında en büyük rolü oynadıklarını ve yok edilmelerine kadar Kelt birliğinin en sağlam teminatı olarak kaldıklarını kabul etmemiz gerekmektedir.

 4 T UMAX     PL-II            V1.5 [4]Peki kimdir Druidler ve Druid inancı nedir? Gelin bu soruların cevaplarını antikçağ Roma yazarlarından itibaren aramaya başlayalım.

Caesar’a göre Galya’da ki bütün üst düzey görevliler ya soylulardan (equites) ya da Druidler arasından seçilirdi. Druidler eğitimli rahip sınıfıydı. Sözlü kadim gelenekleri korur ve uygularlardı. Yargılama hak ve gücüne sahiptiler. Bunun sonucu olarak herhangi bir kişiyi toplumdan dışlama veya dini törenlere katılmaktan men etme gibi yetkileri vardı. Askerlik yapmak ve vergi vermek gibi mukellefiyetleri ise yoktu. Druidlik babadan oğula geçen bir imtiyaz değil eğitim ve seçimle kazanılan bir ünvandı. Her bir Druid uzun ve zorlu bir eğitim sürecinden geçirilir ve özel bir törenle rahiplik niteliklerini kazanırdı. Caesar, sözlü geleneğe bağlı olan öğretinin tam anlamıyla öğrenilebilmesinin en az 20 yıl süreceğini belirtir. Druid inancının temel noktası ise ruh göçü ve tanrılarla iletişime geçmek için insan kurban edilme ritüelidir.

Bu ritüel Caesar dışında Lucan, Suetonius, Cicero ve Tacitus gibi pek çok Romalı yazar tarafından dile getirilmiştir. Roma’da Augustus devrinin sonlarında bir çok kehanet ve bilicilik uygulamalarının yasaklanmasından Druidlik de nasibini almış kesin olarak Roma’dan silinmesi ise Tiberius zamanında olmuştur. Augustus dönemindeki yasaklama sadece Roma vatandaşlarının Druid ayini yapmamalarıyla sınırlıyken Tiberius döneminde Senato kararıyla Druidlik ve Druidler Roma’dan tamamıyla çıkarılmıştır. Bunun ana sebebi olarak Druidlerin insan kurban etme uygulaması gösterilmiştir. Ancak Druidlik gizli olarak halk arasında neredeyse IV. Yüzyıla kadar varlığını devam ettirmiştir.

getafix

Bir başka Romalı yazar Diodorus Siculus MÖ. 1 yy’da yazdığı “Bibliotheca Historia” isimli eserinde Druidler hakkında şöyle yazmaktaydı: “ Bunlar geleceği kuşların uçuşuna bakıp ötüşlerini dinleyerek ve kutsal saydıkları hayvanları kurban edip iç organlarıyla kanlarının akışına bakarak tahmin ederlerdi. … çok önemli bazı meselelerde ise insan kurban ederlerdi. Önce kurbanın göğsünü ve karnını bir hançerle yararlar, iç organlarının dökülüşü ile kanının akma biçimine göre geleceği okurlardı.”

 Druid inancının en karakteristik özelliklerinden biri de ruhun ölmezliği ve göçüdür. Caesar’dan öğrendiğimize göre Druidler bütün eğitimlerini ruhun yok edilemezliği ve bulunduğu beden öldükten sonra bir başka bedene geçtiği düşüncesi üzerine şekillendirmişlerdir. Bu inanca sahip olmak onlar için ölümün bütün korkunçluğunu yok etmiş ve insanı olabilecek en cesur hale getirmeyi mümkün kılmıştır.

Aynı konuda Yunan kökenli Romalı tarihçi Lucius Cornelius Aleksander Polyhistor MÖ. 1 yy’da şöyle yazmaktadır: “Galyalılar arasında insan ruhunun ölümsüz olduğuna ve bulunduğu bedenin ölümünden belirli bir süre sonra başka bir bedene geçtiğine dair Pythagorasçı bir inanç karşımıza çıkmaktadır.” Polyhistor Druidleri filozof olarak görmekte ve ruh göçü inançlarını Pythagoras’tan almış olduklarını düşünmektedir. Bunun dışında Druidlerin astronomiye büyük önem vermiş olduklarını, yerin coğrafi durumu, doğa felsefesinin farklı alanları ve dinle ilgili problemleri incelediklerini yine Caesar’dan öğrenmekteyiz.

gallia03

Druidler Kelt toplumu içerisinde otoriteleri kesinlikle sorgulanamayan yol gösterici bilge kişilerdi. O kadar etkiliydiler ki Diodorus ve Strabo’dan ayrı ayrı öğrendiğimize göre savaşmak üzere olan iki ordunun arasına girip savaşı bitirme gücüne bile sahiptiler. Strabo Druidler için insanların en adil olanları demektedir. Caesar da onların kökenlerini klasik Roma düşüncesine göre Tanrı Jüpiter’e dayandırmakta bir mahsur görmemiştir.

Druidler üzerine pek çok eserde bahisler bulunmasına rağmen ismi verilerek herhangi bir klasik metinde kendisinden bahsedilen tek Druid’e Cicero’nun De Divinatione adlı eserinde rastgeliriz. Cicero Galya’daki kahinler ve kuş falcılarından bahsederken Haedui Kavmi’nden Diviciacus’u bir Druid olarak tanıtır.

 

DRUID RAHİPLERİNİN KONUMU

Kelt toplumunda çok önemli bir yere sahip olan Druidler pek çok farklı görev ve yetkiye sahiptiler. Öncelikle yargıç konumundaydılar, üstün güçleri ve bilgileri sebebiyle şifacı ve kahindiler, bütün dini meselelerin tek otoritesi olarak bilgin-rahip, kadim bilgilerin sahibi olarak eğitimci ve sezgilerinin gücüyle de kral-seçen kişiydiler.

Druidler kendi aralarında da üç farklı kategoriye ayrılmışlardı. Buna göre;

Ozan Druid: (Bard) Müzik, şiir ve sanatsal yetenekleri ile ön plana çıkanlar;

Büyücü Druid: (Ovates veya Vates) Öncelikle sezgi gücü ve büyü yetenekleriyle şifacılık, astroloji ve kehanet konularında yetenekleriyle ön plana çıkanlar;

Druid: Yargıda bulunma, toplumsal tören ve ritüelleri yönetme, esinlenme, cezalandırma-ödüllendirme ve her konuda doğru karar verebilme yeteneklerine sahip olanlar.

Druidler kendi aralarında yaptıkları toplantılarda daima bir daire oluşturacak şekilde otururlardı. Bu herhangi birinin diğerinden üstün olmadığını göstermenin yanı sıra mevsimsel döngüyü de sembolize ederdi. Başlangıç ya da sonları yoktu. Öte yandan daire biçimi Güneşi de sembolize etmekteydi. Druid inancında yapılan ve konuşulan her şey Güneşin gözünün önünde ve birbirlerinin şahitliğinde gerçekleştirilirdi.

 druids_stonehenge

 DRUIDLER ve KUTSAL İMGELERİ

Yaşlı Plinius’tan öğrendiğimize göre Druidler doğaya ait imgelere yani doğanın farklı görünümlerine kutsallık atfetmekteydiler. Bu imgelerin en bilinenleri Korular, Meşe Ağacı ve Ökse Otu’dur. Kimi uzmanlar buradan yola çıkarak Druid inancını animizmle özdeşleştirmişlerdir.

Druidler, Plinius ve Lucan’dan öğrendiğimize göre toplantılarını taştan tapınaklar ya da farklı yapılarda değil kutsal kabul ettikleri korularda yaparlardı. Kelt çok tanrıcılığına göre “Nemeton” da denilen “Kutsal Korular” Druidler tarafından korunurlardı. İnsan ve hayvan kurban törenleri burada gerçekleştirilirdi. Kelt dilinde kutsal mekan anlamına gelen Nemeton’lar bir Kelt kavmi olan Nemetesler’in tanrıçası Nemetona’dan isimlerini almaktaydı. Bu korulara Almanya, Macaristan, İsviçre gibi Orta Avrupa ülkelerinden başka Fransız Galyası’ndan Türkiye’ye Kuzey İrlanda’dan Finlandiya’ya kadar pek çok yerde rastlanmıştır. Nemetonlar genellikle hendek ve siper kazıkları ile çevrelenmiş dörtgen biçimli korulardır. Ülkemizde Galatya bölgesinde bulunan Nemeton’a Strabo’ya göre “Drunemeton” adı verilmekteydi.

Druids-sembol sonsuzlukLucan Pharsalia adlı eserinde böyle bir koruyu biraz abartarak tasvir eder: “Nemeton’da hiçbir kuş yuva yapmaz ya da hayvanlar dolaşmaz. Ağaçların yaprakları hiç esinti olmamasına rağmen sürekli hışırdayıp durur. Korunun tam ortasında bir sunak vardır ve hemen yanında Tanrılarının tasviri yer alır. Her bir ağaç bu sunakta kurban edilmiş kişilerin kanlarıyla lekelenmiştir. Toprak sürekli derinden gelen bir kükremeyle sarsılır. Yıkılmış ağaçların çevresi alevlerle çevrilidir. Devasa yılanlar meşe ağaçlarının etrafını sarmıştır. İnsanlar koruya yaklaşmaktan korkarlar hatta rahipler bile gün ortası ya da gece yarısında korunun ilahi koruyucusu ile karşılaşmamak için oraya gitmezler.”

Druidler için Nemetonlar dışında meşe ağacı (quercus) ve ökseotu (viscum album) da kutsal kabul ediliyordu. Bu konuda en önemli ve tek kaynağımız MS. I. yy’da yazılmış olan Yaşlı Plinius’un Naturalis Historia isimli eseridir. Plinius’a göre: “Druid adını verdikleri büyücüleri için en kutsal şey ökseotu ve bu otun üzerinde yetiştiği meşe ağacı idi. Ökseotu son derece az bulunan bir ottu ve rast gelindiğinde özel bir tören eşliğinde ayın altıncı gününde kesilirdi. Her şeyin şifacısı olarak görünen ay kutsandıktan sonra ağacın hemen altında bir ziyafet sofrası kurulur ve kurban töreni için hazırlık yapılırdı. Bu törende beyaz bir kıyafet giymiş Druid ağaca çıkar ve altın bir orakla ökseotunu kesip yine beyaz bir pelerinin içine koyardı. Hemen sonra iki boğa kurban edilir ve verdiği nimet için tanrılara dua edilirdi. Druidlere göre ökseotu katılmış içkilerin içirildiği hayvanlarda doğurganlık artar ve bu içki her türlü zehre karşı bir panzehir haline gelirdi.”

 HPIM0133.JPG

Roma’nın ilk coğrafyacısı kabul edilen Pomponius Mella, MS. 43’de yazdığı “De Situ Orbis” adlı eserinin III. bölümünde Druid ayinlerinin gizli olduğunu ve koruluklar dışında mağaralarda da yapıldığını ilk defa olarak söyleyen yazardır.

olsen__sacred_grove

Kadın Druidler ise “Dryades” adı altında 3-4. yüzyıllara tarihlenen imparatorluk biyografileri “Historia Augusta”da karşımıza çıkar. Her ne kadar Dryades’lerin gerçek anlamda Druid olup olmadıkları tartışmalıysa da yine de Roma’da 3-4. yüzyıllarda halk arasında Druid inancının ve uygulamalarının bir şekilde devam ettiğini göstermesi bakımından bu kayıt önemlidir. Kıta Avrupası’ndaki Druidler Galya’nın Romalılaştırılma politikası sebebiyle yok edildiler. Zaman zaman Romanın güçsüzleştiği dönemlerde ortaya çıkmaya çalışmışlarsa da Druidler MS. I. yüzyılda büyük ölçüde Avrupa’dan silinmişlerdi. Varlıkları büyük oranda Britanya adasında sürmeye devam etti. Galya ve Bretagne’de ciddi kovuşturmaya uğrayan Druid inancı ilmi ve kozmogonik yanlarından arındırılmış bir biçimde ağırlıklı olarak İrlanda’da devam etmiştir. Britanya Adası’nda Hıristiyanlığın yayılmasına karşı önemli bir engel teşkil etmiş bulunan Druidler ve Druid inancı ancak VI. yy. sonlarında tamamen ortadan kaldırılabilmiştir. Ancak izleri ve etkileri bütün ortaçağ boyunca devam edip XII. yy’a kadar sürmüştür.

 

BRİTANYA’DA DRUIDLER

Antik çağ yazarları içinde Britanya’da ki Druid inancından bahseden tek yazar Tacitus’tur. Genel anlamda Druidlere karşı düşmanca bir yaklaşım sergilemiş olan Tacitus onları insan kurban eden ve sunakları her zaman insan kanıyla ıslak vahşiler olarak anlatır. Druidler’in büyü gücüyle ilgili olarak Tacitus’ta şöyle bir olay anlatılır: “Mona Adası’na (Galler adası Anglesey) yapılan ve başında Suetonius Paulinus’un bulunduğu bir saldırıda askerlerimiz karşılarına bir gurup Druid çıkınca dehşete kapıldılar. Druidler ellerini gökyüzüne kaldırıp büyülü sözler söyleyerek askerlerimizin üzerine felaket yağdırdılar.” Tacitus, böyle bir olaya daha önce şahit olmamış askerlerimiz çok korkmuştu ama sonunda Roma cesareti üstün geldi ve düşmanı yendik diye devam eder. Sonuçta Romalılar adadan Britonları sürmüş ve adanın kutsal korusundaki ağaçların hepsini kesmişlerdir.

Bunun dışında Adalar’daki Druid varlığı ile ilgili olarak elimizdeki en önemli kanıt ada Keltçesi’nde yer alan druwid kelimesidir. Eski İrlanda dilinde yer alan ve büyü anlamına gelen draoiocht kelimesi de bir başka kanıt olarak görülebilir. Galler dilinde ise geleceği gören, kahin manasında dryw kelimesi bulunmaktadır. İrlanda dilinde yer alan faith kelimesi ile Galler dilindeki dryw kelimesi arasında etimolojik bir bağ olduğu düşünülmektedir. Faith kelimesinin vates ya da ovates kelimesinden geldiği ve her ikisinin de Kelt kültüründeki rahip sınıfını anlattığına inanılmaktadır. Öte yandan İrlanda’daki Druid geleneğinin 7. yüzyıla kadar sürmüş olabileceğine dair gösterilen bir diğer kanıt da Augustinus Hibernicus’un “De Mirabilibus Sacrae Scripturae” adlı eseridir. Bu eserde kuş formunda gerçekleşen ruh göçü öğretisini anlatan magus’lardan bahsedilmektedir. Latince ve İrlanda dillerinin karışımından meydana gelen Hiberno-Latin dilinde “magus” kelimesinin sıklıkla druid kelimesinin karşılığı olarak kullanıldığı bilinmektedir. İrlanda ve İskoç dillerinde Druid bilge adam anlamına gelmektedir. Briton dillerinden Galler dili ile Cornwall dilinde ise büyü ya da meşenin gizemine (bilgisine) vakıf olan anlamlarına sahiptir. Meşe ağacı Kelt mitolojisine göre dünyalar arasındaki kapıların ağacıdır, bir geçiş noktasıdır. Caesar’ın Druidleri Jüpiter’e dayandırmasına yol açan etken belki de Jüpiter’in de kutsal ağacı olan meşe ağacına Druidler ve tabii ki Keltler’in verdiği değerdi. Öte yandan meşe ağacı Kuzey Avrupa’nın en yüksek ağacıydı ve bu sebeple yıldırımların en fazla üstüne düştüğü ağaç olarak da dikkat çekiyordu.

druids-mistletoe-heaven-2-by-aatos-beck-c2a929-3-2009

 

İRLANDA’DA DRUIDLER

İlk olarak 7 ve 8. yüzyıllarda yazılmış olan kanun metinlerinden anlaşıldığı kadarıyla Hıristiyanlığın gelişiyle Druidler’in İrlanda toplumundaki rolü basit büyücülere ve şifacılara dönüşmüştü. İrlanda sagaları ve azizlerin hayatını anlatan Hıristiyanlık öncesi metinlerde ise çok saygın bir konumda yer alıyorlardı. Sekizinci yüzyıla kadar giden eski İrlanda edebiyatında Druidler’den bahseden pek çok hikaye bulunmaktadır. Bunlarda Druidler genelde krala tavsiyelerde bulunan kimseler olarak anlatılırlar. Geleceği görme güçlerinden bahsedilir. Örneğin Bec mac De isimli bir Druid, Tara Kralı Diarmait mac Cerbaill’in ölüm tarihini üç Hıristiyan azizinden daha kesin bir şekilde önceden bilmiştir. Druidler’in İrlanda’da özel bir topluluk ya da sınıf olarak görüldüklerine dair herhangi bir kanıt olmadığı gibi askerlikten muaf olduklarına dair de bir kayıt bulunmamaktadır. Druidler İrlanda mitolojisinde de oldukça fazla yer almışlardır. Ulster Çemberi’nin krallarından Conchobar’ın sarayının baş Druid’i Cathbad; kahraman Cuchulainn’e yardım eden Druid karakter; Connacht kraliçesi Medb’in Ulster’e yaptığı seferde yanında yer alan Druidler gibi.

 

MODERN ZAMANLARDA DRUID INANCI ve DRUIDLER

Avrupa’da 16. yüzyıla gelindiğinde Druid inanç yeniden keşfedilir. Kelt mirasına yönelik ilgi artarak devam eder. Özellikle John Aubrey’in (1626-1697) ortaya attığı Stonehenge ve diğer megalitik anıtların Druidler tarafından yapılmış olduğu iddiası arkeoloji biliminin kurucularından biri olarak kabul edilen William Stukeley’in (1687-1765) çabası ve yayınlarıyla geniş kesimlere ulaşır. John Toland 1717’de Antik Druid Düzeni adlı oluşumu kurar. ADO (Ancient Druid Order) 1964 yılında ikiye bölünene kadar faaliyetlerini sürdürecektir. Oluşumun Seçilmiş Şef’i 1799’dan 1827’ye kadar William Blake olur.

Chateaubriand 1809 yılında bir Druid rahibesi ile Romalı askerin lanetli aşkını anlattığı Les Martyrs’i yazdığında Druidler de popüler kültür içerisinde ilk defa görünmüş olurlar. Giovanni Pacini 1817 yılında sahnelenen operası Trieste ve 1831’de sahnelenen Vincenzo Bellini’nin Norma ile Druidler opera sahnelerine de arz-ı endam ederler.

getafix ve asterix

Popüler kültür içinde belki de en çok tanınan ve sevilen Druid karakteri ise kuşkusuz Rene Goscinny ile Albert Uderzo tarafından yaratılan Galyalı Asterix’in maceralarında yer alan köyün Druid’i Getafix’tir. Yere kadar uzamış bembeyaz sakalları, beyaz cüppesi ve kırmızı pelerini ile her zaman yanında taşıdığı altından yapılma küçük orağı ile Getafix tipik bir Druid’dir. Bütün karakterlerin çocukluk hallerinin anlatıldığı bir macerada bile o her zamanki yaşlı görünümüyle yer almıştır. Köyün sihirli kuvvet iksirini hazırlayabilen tek kişidir. Başka iksirler de yapabilir, şifacıdır ve aynı zamanda köyün eğitmenidir. Eğlencesine yapılan kavgalara bile karışmaz. Sihirli iksiri köylülerin fazla bencil davranışlar içinde bulunduğunu gördüğü zamanlarda hazırlamaz. Her zaman Asteriks ve arkadaşlarının akıl hocasıdır. Onlara yol gösterir, akıllıca tavsiyelerde bulunur.

Getafix, pek çok anlatıda yer alan ve kahramana yol gösteren bilge yaşlı adamdır. Popüler kültürde pek çok benzeri bulunur. Örneğin Yüzüklerin Efendisi filminde Gandalf; Yıldız Savaşları’nda Obi van Kenobi; Harry Potter’da Albus Dumbledore gibi karakterler tipik birer Druid rahibidirler. Edebiyat alanında ise hala büyük bir zevkle okunan ve beyaz perdeye de maceraları defalarca aktarılmış bulunan Kral Arthur’un akıl hocası büyücü Merlin de birçokları tarafından son Druid olarak kabul edilmektedir.

 

DRUIDLER ÜZERİNE SPEKÜLASYONLAR

İlk olarak John Aubrey’in ortaya attığı sonrasında da William Stukeley’in yayılmasına öncülük ettiği, Stonehenge gibi megalitik yapıların Keltler tarafından yapıldığı ve haliyle Druidler’in tapınakları olduğu görüşü 60’lı yıllara kadar pek de ciddiye alınmamıştı. Bunun ana sebebi Keltler’in Britanya’ya MÖ. 500-600 yılları civarında gelmiş olduklarının düşünülmesiydi. Oysa bu megalitik yapıların en sonuncusu MÖ 1400’lerde inşa edilmişti. Ancak son dönemlerde araştırmacılar Britanya’da MÖ 2000’lerden itibaren bir ön-Kelt uygarlığının yaşamış olabileceğini dile getirmektedirler. Söz konusu yapıları inşa edenlerin de bunlar olabileceği düşüncesi her geçen gün daha fazla taraftar toplamaya devam etmektedir. Druidler ve Keltlerin son derece gizemli yapılar olan bu taş meclislerde tapınımlarını gerçekleştirmiş oldukları fikri günümüz Britanya’sında da büyük ilgi görmektedir. Öyle ki pek çok Yeni-Druid oluşumu halen İngiltere, İrlanda ve İskoçya’da faaliyet göstermektedir. Birçok mistik ögenin de katılımıyla tarih boyunca şahit olduğumuz Druid inancından oldukça farklılaşmış olan günümüz Druidliği bağımsız bir din olarak kabul edilmekte ve müritleri her geçen gün artmaktadır. Doğayla beraber onu koruyarak yaşamayı ilke edinmiş günümüz Druidler’i geleneksel toplantılarını ve ibadetlerini Ada’nın bir çok yerinde karşımıza çıkan Stonehenge gibi mekanlarda sürdürmektedir. Konuyla ilgili geniş bilgi ve günümüz Druid oluşumlarını tanımak için “Council of British Druid Orders”ın www.cobdo.org.uk adresine bakılabilir.

Bu yazı 2009’dan 2013’te kapanışına kadar yazar kadrosunda yer aldığım NTV Tarih Dergisi için kaleme alınmıştır. Derginin kapanması dolayısı ile yayınlanamamıştır.
Alp Ejder Kantoğlu

 

Yorum bırakın

Filed under AB URBE CONDITA